18 Şubat 2015 Çarşamba

Suç Oranlarındaki Artış Ve Yaşanan Ahlaki Çöküntüye Uzmanlar Teşhis Koydu: "Antisosyal kişilik bozukluğu"

Üçüncü sayfalardan gazetelerin manşetlerine taşan suç hikâyeleri ve son bir yılda asayiş olaylarının yüzde 60 oranında artması, herkesin aklına aynı soruyu getiriyor: Değerlerimizi yitirip toplum olma vasfımızı mı kaybediyoruz? Biz de bu soruyu farklı alanlardan uzmanlara sorduk: Bizimki gibi toplumlar "psikopat" karakterler yetiştirmek için "tam bir besi yeri!" 

Aslı Ortakmaç-Ürün Dirier
Gün geçmiyor ki "artık bu kadar da olmaz" dedirtecek yeni bir suç hikâyesiyle karşılaşmayalım. Evden kaçan üvey kızının evlenmesini "namus" meselesi yapıp, kızını eşiyle birlikte katleden babanın genç kıza yıllarca tecavüz ettiğinin anlaşılmasından, milyonlarca dolarlık villa arazilerinin silah zoruyla gaspına kadar pek çok haber artık üçüncü sayfadan taşıp gazetelerin manşetlerine çıkıyor. Üstelik asayişi ciddi boyutta tehdit eden suç artışı sadece gazetelere yansıyanlarla da sınırlı değil. Konuyla ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü'nün son dokuz aya ait suç istatistikleri ortada. Cinsel içerikli laf atmak, konuşmak, başkasının bedenine dokunmak, çocuk pornografisi filmleri izlemek ve izlettirmek gibi cinsel suçlar, 2006'nın ilk dokuz ayında geçen yılın 12 ayına oranla yüzde 77.7 artış göstermiş. Geçen yıl bin 802 olan müstehcen hareket sayısı 2 bin 402'ye, 992 olan ırza geçme 1206'ya, 232 olan evlenme vaadiyle kızlık bozma ise 318'e fırlamış. Asayiş olaylarında geçen yıla oranla yüzde 60 artış var. Uluslararası Saydamlık Derneği verilerine göreyse vergi kaçırmaktan rüşvete kadar hemen her türlü yolsuzlukta dünyada ismimiz Nikaragua ve Kamboçya'yla birlikte liste başlarında yer alıyor. Herkes feveran halinde toplumun toplu bir cinnet getirdiğinden, ahlaki değerlerin yok olmasından yakınıyor. Ortadaki tabloya bakılırsa pek de haksız sayılmazlar. Peki ne oluyor da biz bugün ahlaki bir çöküşten, bizi "toplum" yapan değerlerin erozyona uğramasından söz ediyoruz? 

Suçu antisosyal işliyor, antisosyali toplum besliyor
Bu soruların cevaplarını ekonomiden sosyolojiye pek çok alanda aramak mümkün. Aradık da. Ama uzmanların tespitlerine geçmeden önce asıl tehlikeyle ilgili uyarılarını aktarmakta yarar var. "Bugün suç oranlarını bu kadar artıran bir grup var. Halk arasında psikopat olarak değerlendirilen, psikiyatride 'antisosyal' olarak tanımlanan bu kişilerin üremesi için içinde yaşadığımız toplum tam anlamıyla bir besi yeri" diyor psikiyatr Doç. Dr. Arzugül Pektaş. Hemen hatırlatalım; uzmanların "toplumda hızla çoğalıyorlar" diye uyardığı "antisosyal kişilik bozukluğu"nu, asosyallikle karıştırmamak gerek. Doç. Dr. Arzugül Pektaş'ın da belirttiği gibi bizim "psikopat" dediğimiz kişileri psikiyatri "antisosyal" olarak tanımlıyor. Yani sosyal kuralları, başkalarının haklarını hiçe sayan karakterler. Hafiften çok ağıra, çok farklı derecelerde aramızdalar. Hemen hepsi vicdan duygusu ve empati yeteneğinden yoksun, toplumsal ve ahlaki kurallara aldırmıyor, şiddet eğilimleri yüksek, çok kolay yalan söyleyip suç işleyebiliyor ve sadece anlık hazlar için yaşıyorlar. Son günlerde bizi toplu bir paranoyaya sürükleyen olayların faillerini düşündüğümüzde bahsedilen profil daha da netleşiyor. Kesinlikle akıl hastalığı ya da "kusur" sayılmayan bu rahatsızlığın altında yatan temel sebep, çoğunlukla yanlış eğitim ve toplumsal yaşamdaki düzensizlikten kaynaklanıyor. Bataklıkta çoğalan sinekler gibi denetimsiz ortamlar ve "suç-ceza dengesi" oturmamış toplumlar da suça yatkın karakterleri besliyor. Tekrarlamak gerekirse, antisosyal kişilik bozukluğu olanlar yaptıklarının ve verdikleri zararın kesinlikle bilincindeler ve cezai ehliyetleri tam. 
Bu karakterler iradeleri dışında suç işlemiyor. "Aksine, ceza ve denetim sisteminin oturduğu toplumlarda cezalandırılacaklarını bildikleri için suç işlemekten kaçınırlar" diyor Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Adli Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Niyazi Uygur. Sosyolog Prof. Dr. Barlas Tolan, psikiyatrların "antisosyal yetiştirmek için ideal ortam" olarak tanımladığı toplum özelliklerinin ne yazık ki ülkemize birebir uyduğunu belirtiyor. Yani, suç işlemek için caydırıcı sebeplerin olmadığı ya da oluşturulamadığı, toplumsal menfaatlerin yerini bireysel çıkarların aldığı, bireylerin kendi suç-ceza sistemlerine göre davrandığı "sosyal denetim"den yoksun bir toplum olduğumuzu doğruluyor. Doç. Dr. Niyazi Uygur da antisosyal kişilik bozukluğunun öğrenme kurallarına tabi olarak geliştiğini belirtiyor ve ekliyor "Bugün içinde yaşadığımız gibi uygun bir ortam bulunduğu takdirde böyle eğilim kazananların sayısında bir artma olur."

"Bugünkü durum 80'lerin sonucudur" 

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Barlas Tolan, ahlâki çöküşün nedenleriyle ilgili olarak yaptığı değerlendirmede özellikle 24 Ocak kararları ve bir yıl sonrasındaki 1980 darbesinin toplumda ciddi bir kırılmaya neden olduğuna işaret ediyor ve şunları söylüyor: 
"Hepimizde biraz şizofrenik kişilik var. Kendimizi toplumdan soyutlayamıyoruz ve duruma göre idare ediyoruz. Mafya devlet arsasını işgal edince kınıyoruz ama kendimiz kaçak kat yapınca 'Millet neler yapıyor' deyip durumu meşrulaştırıyoruz. Bu bir çift kişilik durumu. Ama değerlerin yozlaşmasının temelini daha gerilerde aramak gerekir. Özellikle 24 Ocak Kararları ve bir yıl sonra gelen 80 Darbesi, toplumda ciddi bir kırılmaya neden oldu. 80 öncesi, çocuklarına ahlâki değerler aşılayan aileler, idealleri uğruna yok olan gençleri görünce onlara "kendini kurtarma"nın yollarını anlatmaya başladı. Hemen ardından hiç hazır olmadığımız halde kapitalizmle tanıştık. Oysa bir milli sermayeniz yoksa, kapitalizm süreci çok yıkıcı olabilir. Devletin o dönem, bu sermaye biriksin de nasıl birikirse biriksin mantığı ve arkasından gelen küreselleşme olgusu sonucu işler iyice çığırından çıktı. Bugün yolsuzluklar neredeyse gelenekselleşti. Diğer yandan yetersiz eğitim, öğretim sistemi ve nüfus baskısı da toplumsal kaliteyi düşürdü. Bugün okuldan mektupla mezun olan öğretmenler görev yapıyor. Onlardan nasıl bir eğitim bekleyebilirsiniz ki? Son tahlilde ilkokul öğretmeninden üniversite profesörüne kadar niteliği çok düşük bir öğretim kadrosu var ortada."

"Gecikmiş adalet ve aflar dürüst insanları da suça yönlendiriyor" 

Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği Başkan Yardımcısı, avukat Mustafa N. Karslı yargı sistemindeki eksikliklerin toplumdaki adalet anlayışını kökünden sarstığını şu sözlerle anlatıyor: 
"Gecikmiş adalet, adalet değildir. Başta iş yoğunluğu olmak üzere pek çok nedenden ötürü adalette gecikme söz konusu. Aynı zamanda çok sık başvurulan, af getiren yasal değişiklikler de bireyleri kendi başlarına hak aramaya yönlendiriyor. Özellikle suç işlemiş mahkûmların cezalarının affı; imar yasasına aykırı davrandığı halde af ile kaçak yapılaşmanın yasal hale gelmesi, dürüst bireylerin kendini enayi gibi hissetmesine neden oluyor. Bu da insanlarda 'Ben ne yapabilirim' gibi bir arayışa neden oluyor. Tüm bunlar hem yolsuzluğun kanıksanması sonucunu doğuruyor, hem de kamu düzenini ciddi biçimde bozuyor. Cezanın aynı zamanda caydırıcı özelliği vardır. Ne yazık ki bu kaybediliyor, çünkü cezalar yeterli değil. Diğer yandan temelde yolsuzluk var ama birileri güçlerini kullanarak haklarında kovuşturma açılmasını engelliyor ya da bu soruşturmayı yürütecek olan yetkililer görevini yapmıyor. Dolayısıyla suçun işlendiği tarihten itibaren esasen yapılması gereken takibat zamanaşımı dolayısıyla düşüyor. Yargı da bilerek ya da bilmeyerek buna ortak oluyor. Hiçbir kurumu ya da kuruluşu toplumdan soyutlayamazsınız. Bundan yargı da nasibini aldı. Sevindirici olan şu, yargı kendi içinde yolsuzluk yapanları yok etmek için ve mücadele için bir çaba sarf ediyor." 

"Suçun içinde yaşıyoruz" 

Ekonomist Mustafa Sönmez'e göre toplumsal değerler ekonomik güçlüklerle beraber erozyona uğruyor.
"Toplum olarak suçun içinde yaşıyoruz ama bunu sadece bazen fark ediyoruz. Örneğin, vergi kaçırmak çok doğal hale geldi. Hemen herkes vergisini az göstermeye çalışıyor. Ödememek ayıp sayılmıyor. Sadece yakalananlar kınanıyor ama aslında herkes bunun yolunu arıyor. Eskiden borç almak aşağılanan bir durumken, şimdi insanlar buna 'kredi kullanmak' diyor. Hatta bankadan borç alınabildiğinde 'kredibilitem var' diye de övünülüyor. Borç içinde yaşamak bir hayat tarzı halini aldı. Bugün tüm tüketici kredilerinin üçte ikisi geçim amaçlı kullanılıyor, otomobil veya konut almak için değil. Toplumun ciddi bir geçim problemi var. Ama borçlanmak da geçici bir çözüm. Sonuçta o paranın geri ödenmesi gerekiyor ve suça dönsün dönmesin aile içi değerler erozyona uğruyor. Anne babanın çocuklarına güveni yok. Sermaye de bunu körüklüyor; kapalı, kendi halinde yaşayan küçük toplumlara girip oraları pazar haline dönüştürüyor. Muhteris bir toplum yaratıyor. Bazı toplumlar da buna yatkındır, örneğin bizim toplumumuz bu profildedir."



Yeni Aküel, Sayı 75, 4-20 Aralık 2006






15 Şubat 2015 Pazar

Son günlerdeki hissiyatımdır. Sadece paylaşmak istedim. Arz ederim.

Arkadaşım, bu ülkenin hatta dünya nüfusunun yarısını oluşturuyorsan, daha başka, daha etkili, daha sonuca yönelik birşeyler yapmak gerekir.

Geçen gün Beşiktaş Sarıyer otobüsünde, bir kadın kendisini rahatsız eden, daha açık ve amiyane tabirle fortçuluk yapmaya yeltenen bir adamı sert biçimde ikaz etti. Adam, az geri çekilip gözlerini yere dikti ama başka hiçbir şey yapmadı. Balık istifi gibi tıklım tıkış otobüste, kadınlı erkekli bir iki cılız ses dışında başka hiç bir tepki gelmedi. Ben de dahil, bir çok kişi şüpheli bakışlarla adamı süzmek dışında tepkisini göstermek için hiç birşey yapmadı. İki durak sonra adam, kendine bağıran kadından daha uzak bir köşede yoluna devam ederken, olay çoktan unutulmuştu bile. Kadın otobüsten indi, bir kaç durak sonra ben de indim. Ama tüm gün tepki göstermemenin ezikliğini atamadım üzerimden. Adamın aynı gün aynı otobüste, mesela dönüş yolunda okulların dağılma saatinde elleyip, yaslanacağı okullu kızların çaresizliğinde, mahcubiyetinde benim de suçum olduğunu düşündükçe geçmek bilmedi gün. Ne fayda! Başka bir gün, başka bir minibüste o fortçudan daha azgın, daha pervasız bir hayvan başka bir okullu kızın canını aldı işte.
Ne fayda! Pazartesi kadınlar siyahlara bürünecek, bu vahşeti kınayan erkekler de onları destekleyecek. Sonra olayın gerçekleştiği ilçedeki gençlik merkezine kurbanın adı verilecek. Ama inanın üç beş yıl sonra o merkeze giden gençler bile bu adın nereden geldiğini bilmeyecek bile. Tabii o zamana o ad kalırsa...
E başka n’apacağız ki! Hiç mi tepki vermeyelim, sosyal medyada lanetler yağdırmayalım. Yok, o değil demek istediğim. Sosyal medya sayesinde en azından eskisinden daha çabuk haberdar oluyoruz bu tür olaylardan. Çoğu, eskisi gibi yaşandığı mahallenin, ilçenin, ilin sınırları içinde tarihe gömülmüyor. İnsanlar en azından tepkilerini, acılarını dile getirip, paylaşıyor da az da olsa toplumsal bir farkındalık oluşuyor. Ama işte, az da olsa.... Sadece bu kadar. Sonra herşey devam ediyor eskisi gibi. İçim kanıyor, canım yanıyor yazdıktan, yazılanları onayladıktan, beğendikten sonra kahvemizi içmeye, alışverişe, işe, güce, yaşamaya devam ediyoruz. Doğrusu az da olsa vicdanımızı rahatlatmanın, hiç tepkisiz kalmamanın getirdiği ferahlıkla, yalan mı? Bu açıdan, şu sosyal medya paylaşımlarının biraz gaz alma aracına dönüştüğünü düşünüyorum.
Başka birşey yapılamaz mı sahi? Bldiğimden değil, inanın bir önerim olsa, durmam yaparım zaten. Ama ben de herşeyden azıcık bilen, olan biten karşısında bir fikri olsa da konu derinleştiğinde yetersiz kalan, tek başına yüksek sesle tepki vermekten utanan, zaman zaman tepki göstermek için sokaktaki kalabalığa karışsa da ondan fazlasını beceremeyen biriyim işte. Ortalama çoğunluk gibi. Her seferinde bu kez başka, düzeni gerçekten kökten değiştirecek, günlük hayata dokunacak bir öneri gelse de koşarak ardına düşsem diye geçiriyorum. Olmaz mı? Niye?
Bu ülkenin, hatta dünya nüfusunun yarısı değil mi kadınlar? Şimdi sosyal medya kadınların “dolmuşta, minibüste son yolcu olarak kalmaktan çekiniyorum, evde tek başınayken yemek siparişi veremiyorum” içerikli yazılarından geçilmiyor. Doğru, aynı şeyleri hissediyorum, benzer tecrübeler yaşıyorum her gün. Peki bunu dile getirmekten başka yapabileceğimiz birşey yok mu sahi?
Başta eğitim sistemi, bu bakışa çanak tutuyor diyor bir bilim insanı. “Daha ilkokul kitaplarında kadının anneliği yüceltiliyor, önceliği olarak çocuk bakımı ve ev işleri gösteriliyor” diye yazıyor. Doğru. Sonra çalışan anneler kronik vicdan azabıyla yaşıyor bu anlayışın bir sonucu olarak. Değişti mi bilmem, benim zamanımda okul yönetimleri kız öğencilerin etek boyuna, saçlarının şekli şemaline öyle takmıştı ki bu takıntı öğrencilerin matematik başarılarına yönelse, bugün PISA’da ilk üçe girmiştik çoktan. E, bu sistemi değiştirmek için şu koca ülkenin yarı nüfusu birşey yapamaz mı sahiden? Müfredat bu tür cinsiyetçi yaklaşımlardan temizlenmedikçe çocuklarımızı okula göndermiyoruz dese anneler, hatta babalar. İki gün çocuklar gitmeyiverse okula, politika yapıcılar, uzmanlar yeni bir öneri geliştirmez mi yine de?
Ya da kadının sesini, yürüyüşünü hatta gebeliğini “şuh ve tahrik edici” olduğunu rahatlıkla beyan edenler, dahil oldukları partilerden, kurumlardan dışlanmadıkça o partilerle, kurumlarla ilişiğimizi kessek, beyan sahipleri ne diyeceklerini bir kez daha düşünüp de ona göre ayar vermezler mi konuşmalarına... Hah, şimdi de AKP karşıtı diye yaftalanacağım di mi bu düşüncemden ötürü? Halbuki aynı tepkiyi muhalefete de gösterse şu nüfusun ve oy verenlerin yarısı. Vekil sayısını, toplumdaki dağılıma göre belirlemeyen, kadına yönelik etkili politikalar geliştiremeyen tüm partilere karşı göstersek tepkimizi? Ne var, mesela önümüzdeki seçimlere yönelik böyle bir manifesto hazırlasa bu konuda daha bilgili, daha yaratıcı olan birileri ve biz de arkasında dursak bu manifestonun. Ama ciddiye alınacak, politikaları değiştirecek kadar sağlam ve kararlı bir biçimde...
Gelelim minibüs, dolmuş korkumuza. İki gün binmeyiversek minibüse, dolmuşa, tacize uğrama riski olan toplu taşıma araçlarına. İşe, okula, alışverişe gitmesek ya da otomobil sahibi arkadaşlar el atsalar duruma. Ne mi olur? İnanın bilmiyorum. Ama kadınların kendilerini daha güvende hissedecekleri, kolayca taciz edilemeyecekleri bir uygulamanın gerekirse hemen icat ediverileceğinden eminim. Elbette “Pembe otobüs” gibi akla zarar, cinsiyetçiliği iyice körükleyen bir uygulama değil söz ettiğim. Ama bir yandan da pembe otobüs uygulaması başlasa, önce kadınların koşarak bu araçlara bineceğinden korkuyorum. “Bak pembe otobüse binmiyor; çünkü aranıyor, çünkü istiyor, çünkü arsız, dinsiz, ahlâksız” yaftasını yememek için...

Ülkenin, hatta dünya nüfusunun yarısı olma fikri elbette yeni bi tespit değil. Hatta bu konuda böyle de güzel bir kitap var. 

17 Ağustos 2014 Pazar

Sonum ne olacak, yaşayacak mıyım bilmiyorum ki!

Daha bir ay bile olmadı! İyileşince en çok ne yapmak istediğini sormuştum. "Bilmiyorum ki. Şimdi tek istediğim sağlığıma kavuşmak. Sonum ne olacak, yaşayacak mıyım, bilmiyorum ki!" demişti. Olmadı. 
İşinden olmaktan korktuğu için hiç bir önlem almadan tıkanan kanalizasyonu temizlemek zorunda kaldı. Kaptığı mikrop hayatına mal oldu. Hayat bu, sonunda ölüm var.  Ama daha 28 yaşındayken insan ölümü beklemiyor, hele pisi pisine yaşamından olmayı kimse hak etmiyor. 
İşinden olmaktan korktuğu için hayatından oldu Zafer. 
Hiç birşey yapamadım senin için, hakkını helal etmesen, hakkındır!


ZAFER AÇIKGÖZOĞLU
Yaşı:28
Hastalığı: Karaciğer yetmezliği
“Geçen sene 14 Haziran gecesi yoğun bakım servisinin camlarını silerken, alt katları temizlemek için beni çağırdılar. Yağış nedeniyle kanalizasyon taşınca, laboratuvarı su basmış… Önce odaya girdim, çek baslarla suları çektik. Amirim, lağımın içine girip, kanalı açmamı istedi. Ben de girip, tıkalı kapağı kaldırmaya çalıştım. Bir anda fışkıran basınçlı suyla yere yuvarlandım. Bütün lağım pisliği üzerimden geçti. Bir iki gün sonra o gece kanalizasyonda çalışan kim varsa hastalanmaya başladı. İshal, bulantı karın ağrısıyla acil servise başvurduk birkaç kez. İki hafta kadar sonra durumum daha da kötüleşti. Ayaklarımdan gelen bir sızıyla bulantı ve kusma başladı, bilincimi kaybetmişim.

Çok kilo kaybeden Zafer Açıkgözoğlu, ikinci karaciğer naklini bekliyor. [EREN AYTUĞ]
Gözümü açtığımda yoğun bakımdayım. Karaciğer yetmezliği sebebiyle kadavradan karaciğer nakledildi. Ama ameliyattan kısa bir süre sonra vücudum nakledilen karaciğeri reddetti. Karnımda şişkinlik başladı, şekerim fırladı bu yüzden. Şimdi ikinci nakli bekliyorum. İnşallah bu kez iyi olacak. Bu hastalık sebebiyle çok kilo kaybettim, 43 kiloyum şimdi. 28 yaşındayım, daha önce hiç hastalanmadım bile!
Yoğun bakıma alındığım gece doktor kardeşime hastalığımın kanalizasyondan kaptığım bir mikroptan kaynaklandığını söylemiş. Yapılan tahlillere göre Hepatit A üzerine bir de kanalizasyondan kapmış olabileceğim mikrop nedeniyle hastalandığımı söylüyor doktorlar. İşe başladığım günlerde tıbbi atıkları taşırken, elime iğne batmıştı, biraz kanadı. Hepatit A mikrobu da oradan bulaşabilirmiş.
Ama kanıtlamak mümkün değil, hiç önemsememiştim ki! Gelen uzmanlar, çalışmaya başlarken eğitim alıp almadığımı sordu, almadık! Bu olaydan sonra hastane personeline eğitim vermeye başladılar.
Hastalığım o lağımdan bulaştı, bunu ben biliyorum. Ama şimdi tek isteğim iyileşmek. İkinci nakil başarılı geçsin, başka bir şey istemiyorum. Yaşarsam, malulen emekli olacakmışım. Şimdi bunları düşünemiyorum bile, sonum ne olacak, yaşayacak mıyım bilmiyorum ki! Taşeron İşçileri Çalışma ve Dayanışma Derneği vasıtasıyla yürütülen dava süreci devam ediyor, hastane yetkilileri bizden daha yüksekler, daha üstünler; belki onlar kazanırlar. Ne karar çıkarsa saygı duyacağız, elden ne gelir ki!”

7 Ağustos 2014 Perşembe

“Hiç yeşil ağacımız yoktur bizim, hepsi gridir.”

MUHAMMET KÜÇÜK / Taşeron inşaat işçisi

"Bir buçuk yıl önce taşeron firma üzerinden Tuzla Belediyesi’ne taş işçisi olarak girdim. İşe başlar başlamaz, kafama bir baret, elime de çekiç ve balyoz verdiler, başladım kalıp söküp, taş taşımaya. Kaldırım parkelerinden, dere yatağı barikatlarına, altyapı borularına kadar betondan yapılan herşey bizim orada üretilir. Biz de 12 saat boyunca beton malzemeleri, kalıplardan söker, taşırız.Tek kaldırmada yükümüz aşağı yukarı 35 kilogramı bulur, ortalama 1000-1200 kalıp döksek, günde taşıdığımız yük 35 tonu geçer. Taşeron olduğumuz için de bütün yük bizim üstümüzdedir. Zaten bu yüzden bir buçuk yılda pestilim çıktı. 
İşe başlamadan rapor istemişlerdi, hiç bir rahtasızlığım çıkmamıştı. Şimdi meslek hastalıkları hastanesi raporuna göre sadece omurgamda 3 fıtık var, biri çok büyükmüş, felç riski taşıyor dediler. Bir de boynumda çıktı. Sağ bacağımda da kemik büyümesi başladı. Hepsi de ağır yük taşımaya bağlı rahatsızlıklar. Şimdi hastane meslek hastalığı raporu verdi ama asıl sonuç Ankara’daki kuruldan gelecek. Bu arada firma beni işten çıkarmanın yollarını arıyor, “sen artık işimize yaramazsın” diyorlar. Hastane de bölüm değişikliği gerekiyor diye yazı gönderdi firmaya. Ama bizim orada başka çalışacak bir bölüm yok ki. Ya taş taşırsın ya taş kırarsın. 

Ben de o işte çalışmam artık zaten. Daha 26 yaşındayım. Bu halde başka hangi işte çalışabilirim, onu da bilmiyorum ya! Akciğerlerimde de sorun varmış, şimdi hastanede araştırıyorlar. Bu da işe bağlı olabilirmiş. İşyerinde beton, kalıplara dökülüp, aşağı yukarı 120 derece buharla 4 saat pişer. Açıldığı zaman nar gibi 
olur, biz o sırada kalıpları sökmeye başarız. Buharla birlikte beton da soluyoruz elbet. Bir de bizim oralarda beton santralleri çok, hiç yeşil ağacımız yoktur bizim, hepsi gridir. Yağmur yağdı mı balçık akar bizim oralarda. Onların da tozu yapışıyor herhalde ciğerlere."

Kaynak
Fotoğraf: Eren Aytuğ

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Akademik atıf çeteleri: Türkiye'deki bilimsel dergiler, duvar gazetesi olmasın

Pervin Kaplan, Habertürk'e konuya değinince, bazı akademisyenlerin kariyer basamaklarını çabucak tırmanmasını sağlayan "atıf çeteleri" yine gündeme geldi. Bunu söylemekten hoşlanmıyorum ama yine söyleyeceğim: "Biz bunu yazmıştık!" İşte Kasım 2010 tarihli Newsweek Türkiye'de yayımlanan Fatih Gürsul makalesi... Eeee Gürsul'un dediği gibi "Türkiye'de yayın yapan uluslararası dergileri, belirli akademisyenlerin sadece kendi makalelerini yazdığı duvar gazetesi olmaktan çıkarıp artık gerçek bilimsel yayınlara dönüştürmenin zamanı geldi" de geçti bile!




Yrd. Doç. Dr. Fatih Gürsul 

Newsweek Türkiye - 14 Kasım 2010

ODTÜ Enformatik Enstitüsü' nce 2010'da hazırlanan, tıp fakülteleri hariç "Türkiye'nin en iyi üniversiteleri" sıralaması hayli ilginç; çünkü çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Listede Çankaya Üniversitesi 11., Atılım Üniversitesi 13., Niğde Üniversitesi 15., Bartın Üniversitesi 22., Batman Üniversitesi 24. sırada yer alıyor. Buna karşın, özellikle hukuk alanında ülkemizin en iyileri arasında gösterilen Galatasaray Üniversitesi'nin 25. olması araştırma ile ilgili insanı işkillendirmeye başlıyor. Esas alınan parametrelerde 2000-2008 arası toplam yayın ve bu yayınlara yapılan atıf sayısı var. Sayalım da, acaba bu kriterler nitelik açısından nerede duruyor?
Sıralamanın başındaki üniversitelerde akademik kariyer için "Science Citation Index (SCI)", "Social Sciences Citation Index (SSCI)" gibi dizinlerce taranan dergilerde belirli sayıda makale yayınlamak zorunlu. Söz konusu listeler, dünyanın önde gelen bilim dergilerinin dâhil edildiği uluslararası veri tabanlarına sahip. Ama akademik çıtayı yükseltmesi düşünülen bu karar kimi durumlarda çabuk yükselmek için hızlı ve niteliksiz yayınların doğmasına da sebep olabiliyor. Ya da yeterli yayınınız olmadığı takdirde daha düşük kadrolarda çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Örneğin bazı üniversitelerde doçent unvanı olduğu halde kimi öğretim üyeleri araştırma görevlisi kadrosunda çalışıyor. Zira bu kişilere "Üniversitelerarası Kurul" tarafından doçentlik verilmesi, çalıştıkları üniversitede doçent olarak görev yapmalarına yetmiyor. Peki, üniversite yönetimlerinin bu politikasının üniversiteye, ülkemize ya da bilime katkısı ne? Dr. Umut Al'ın Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye'nin yayın ve atıf performanslarını incelediği, 2009 tarihli çalışmasına bakılırsa sonuçlar çok acı verici.

"Essential Science Indicators (ESI)" verilerine göre Türkiye 116.296 yayın ile en fazla sayıda yayın yapan ülkeler arasında. Ama yayınlara yapılan atıf sayısı dikkate alındığında AB üyesi 30 ülke arasında sadece Romanya'yı geride bırakabilmiş. Dr. Al'ın başka bir araştırmasındaki örnek ise daha da çarpıcı. Türkiye'nin en fazla yayın yaptığı alan klinik tıp. Bu alanda yayın yapan 106 ülkeyi kapsayan listede Türkiye 25.366 yayın ile yayın sayısına göre yapılan sıralamada 14. Ama yayınlara yapılan atıf sayısına göre 102. sırada.Yani Türkiye'deki yayınlar, bilimsel alana katkı sağlamaktan çok makalenin yazarına katkı sağlıyor.
Ülkede fazla olmasa da SCI, SSCI veya A&HCI (Arts and Humanities Citation Index) tarafından taranan bazı dergiler mevcut. ODTÜ'nün araştırmasında ilk sıraları paylaşan iki üniversitenin eğitim alanında yayın yapan dergilerinden biri SSCI, diğeri EBSCO'nun dizininde yer alıyor. Son 10 yıldır bu dergilerde yayınlanan makalelerin yazarlarını incelediğinizde, yazarlar arasında çıkar ilişkisi olup olmadığını, kimlerin isimlerinin sık sık tekrarlandığını, kimlere hatır atfı yapıldığını görebiliyorsunuz. Dr.Al'ın 2008 tarihli "Türkiye'nin Bilimsel Yayın Politikası" isimli doktora çalışmasına göre SSCI ve SCI dizinlerinde, Türk yazarların makalelerinin en çok yine Türk dergilerinde yayınlandığını fark etmek düşündürücü. Demek ki ülkede uluslararası yayınlara makale kabul ettirebilen bilim insanı sayısı çok fazla değil. Örneğin, Dr. Al, SCI atıf dizinlerinde en çok yayın yapılan dergiler sıralamasında ilk 20'de yer alan Journal of Dental Research adlı dergide sadece dört makalenin Türk yazarlara ait olduğunu saptıyor. Anlaşılan, uluslararası yayın yaptığı düşünülen birçok akademisyen aslında kendi dergilerinde, kendi ülkelerinde, kendi dünyalarında yayınlarını yayınlıyor. İşte akademik çeteleşmeye zemin tam da burada başlıyor. Bazı gruplar söz konusu akademik gücü kullanarak istedikleri akademisyene vize verip doçent ve profesör yapabiliyor ya da istemedikleri için bekletme kozunu kullanıyorlar.
Ayrıca biliyoruz ki akademik çeteler arasında büyük kavgalar da söz konusu. Yani makale yayınlatmak için bu dergilere müracaat ettiğinizde dergi yönetimi akademik çevrenizle iyi ilişkilere sahip değilse ya da çıkar çatışması varsa yayınlanmasını yıllarca bekleyebilirsiniz. Makaleyi gönderdikten 2 yıl sonra "çalışmanız dergi standartlarımıza uygun olmadığından kabul edilmemiştir" şeklinde bir yazı alabilirsiniz. Amaç dâhil olduğunuz akademik grubu yıpratmak ve engellemek olabilir.
Akademik yükselme kriterlerinden birinin de atıf olmasının kaliteyi yükselteceği açık. Fakat nicelikten çok akademik niteliğe ağırlık verilmeli. Başka bir deyişle, Türkiye'de yayın yapan uluslararası dergileri, belirli akademisyenlerin sadece kendi makalelerini yazdığı duvar gazetesi olmaktan çıkarıp artık gerçek bilimsel yayınlara dönüştürmenin zamanı geldi.
(Yrd. Doç. Dr. Gürsul, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi.)

18 Mart 2013 Pazartesi

“Diyabet gelişmeden, önlenebilecek.”

Biraz geç oldu ama yeni aklıma geldi. Bu yıl Vehbi Koç Ödülü dünya çapında bir bilim insanına, Harvard Üniversitesi, Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Profesör Dr. Gökhan Hotamışlıgil'e verildi. Bu, elbette bilim insanının ilk ödülü değil; örneğin Harvard’daki ekibiyle “şişmanlık ve diyabet mekanizmalarıyla” ilgili çalışmaları tıp dünyasında büyük ses getiren Hotamışlıgil, 2007 yılında da Amerikan Diyabet Birliği’nin Olağanüstü Bilimsel Başarı ödülünü almıştı. 
Daha önce çeşitil vesilelerle sunumlarını ve konuşmalarını izlediğim bilim insanının çok ses getiren Vehbi Koç Ödül gecesi konuşmasını ne yazık ki canlı olarak izleyemedim ama daha sonra internetten elbette seyrettim. Öncelikle tam bir TED konuşması sayılabilecek sözkonusu konuşmayı izlemenizi öneririm. Ayrıca değerli bilim insanımızla NW Türkiye için yaptığım söyleşiye de bir göz atmanız faydalı olabilir. Aktif gazetecilik yaparken sık sık söyleşi yaptığımız Prof. Dr. Hotamışlıgil'in sözleri hem diyabet tedavisinin hem de gelecek on yılda tıp alanındaki gelişmelerin önsüzü gibi...


Risk grubundakiler, ilaç yerine destek gıda ürünleriyle hastalıklardan korunacak.



Geçen yüzyılda bilim insanları veba, sıtma gibi bulaşı enfeksiyon hastalıklarına çare ararken, bugünün salgını diyabet, kalp rahatsızlıkları gibi metabolik hastalıklar. Bu alanda yaptığı gen çalışmalarıyla pek çok ilke imza atan Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Doktor Gökhan Hotamışlıgil, dergimizin ilk sayısında üzerinde çalıştığı lipokin hormonunu nasıl keşfettiklerini anlatmıştı. O günden bu yana Hotomışligil ve ekibi diyabet, şişmanlık gibi kronik hastalıklar açısından büyük önem taşıyan bu hormonun tedavi için kullanılmasına yönelik büyük yol katetti. 



 Daha önce sizin keşfettiğiniz, özellikle diyabet hastalığına çare olabilecek lipokin isimli hormonla ilgili çalışmalar ne aşamada?

Son iki senedir insan çalışmaları sürüyor. Okulumuzun organize ettiği bir popülasyon çalışması var; burada yüzbinlerce kişi 25 senedir takip ediliyor, onların kan, dna örnekleri, hastalık ve sağlıklarıyla ilgili tüm bilgilerin kaydı tutuluyor.Biz bu grupta zaman içinde diyabete yakalanan hastalarda lipokin ile diyabet arasındaki bağlantıyı  araştırıyorduk. Hipotezimize göre vücutta yüksek seviyelerde üretildiğinde bu hormonun diyabetten koruması gerekiyordu. Araştırmalarımız sonunda hipotezin doğru olduğunu gördük. Lipokin değerinin en yüksek olduğu insanlar diyabet geliştirmediğini artık biliyoruz. En düşük olanlar da en büyük riski taşıyor. Yani son araştırmalarımız gösterdi ki düşük lipokin seviyesi diyabet, şişmanlık gibi metabolizma hastalıklarında vücut ağırlığı kadar önemli bir risk faktörü.


Bundan sonraki adım ne olacak?

Şimdi bizim için tedavi grubu, lipokin seviyeleri düşük olan risk grubu. Lipokin düzeylerini
yükselttiklerinde diyabet gelişmiyor ya da çok daha ileri yaşlara erteleniyor. Bu gruptan hasta taramaları yapılacak. Mart, Nisan gibi 100 kişiyi kapsayan bir klinik çalışmaya başlayacağız. Bunun için bir fon aldık, böylece ilacın FDA (ABD İlaç ve Gıda Daiesi) tarafından onay alması için gereken süreçte faz 2 de tamamlanacak. Zaten vücudun ürettiği bir hormon olduğu için yan etkisi, güvenlik problemi de yok. Kısa sürede risk grubundakilerin ağız yoluyla alabilecekleri bir gıda olarak piyasaya sunulabilecek.


Çalışmalar bu kadar hızlı sonuç verdiğine göre önümüzdeki 10 yılda diyabet başta olmak üzere metabolizma hastalıklarına bağlı problemler de çözülebilir mi?

Ben öyle düşünüyorum. Çünkü artık çok heyecan verici şeyler oluyor. Bir çok hastalık için
rahtsızlık daha gelişmeden önce en yüksek risk gruplarını belirlemek çok önemli hale geldi.
Örneğin, TİP 1 diyabette bile yüksek risk grubundaki çocukları, hastalık henüz başlamadan
tespit edebiliyoruz. Bu çok önemli, çünkü bir çocuğa Tip 1 diyabet tanısı koyduğunuzda artık çok geç. İnsülün vermekten başka bir olanak yok. Ya da beta hücrelerini transpile etmek gerekiyor. Oysa son dönemdeki çalışmalar, artık beta hücreleri kaybolmadan önce müdahale imkanı veriyor. Böylece hastanın kendi beta hücrelerini kaybetmemesini sağlayarak, onu hastalıktan korumak mümkün. Şimdi bu risk grubunu yüzde 80-85 oranında tespit edebiliyoruz.


Bu gelişmelerde İnsan Genom Projesi ve diğer gen çalışmalarının rolü ne kadar?

Aslında astım, şişmanlık, diyabet gibi karmaşık hastalıklarda, hastalığı anlamak için sadece
sizin genomunuz yetmiyor. Çünkü bir de vücutta yaşayan milyarlarca bakteri gibi misafirler
var. Onların da genomu bizimkiyle etkileşime geçiyor. Hatta kendi genomumuzdan çok
daha büyük bir genom vücut içinde misafir olarak yaşıyor. Şimdilik insan vücudundaki
tüm genlere bakabiliyoruz. Arkasında proteinler geldi ve sonra da vücudumuzda yaşayan
mikroplar, parazitler gibi misafirlerin genleri incelendi. En son da metabolikler çözülmeye
başladı ki bu çok önemli bir aşama. Çünkü, vücudun tüm reaksiyonlarından sonra geriye
kalanları inceleme şansı elde ettik. Zaten lipokin de bu platformda keşfedildi. İşte bu satırlar üst üste konuduğunda, ekranın çözünürlülüğü artıyor. Bu çalışmalardan da hızla uygulamaya konulacak ürünler çıkabiliyor.


Ürünlerin çoğu diyabet gibi metabolik hastalıklar üzerine yoğunlaşıyor. Bu yüzyılın vebası diyabet mi?

Korkarım öyle. Tahmin ettiğimizden çok daha fazla insan diyabet hastası oldu. 10 sene önce
2010’da 175 milyon diyabet hastası olacağı öngörülüyordu, ama bu rakam 250 milyona
ulaştı. Tahmin edilenin yüzde 50 daha fazlası. 2025’te 375 milyon diyabetli olacağı tahmin
ediliyor, aynı oranda yanılıyorsak yarım milyar diyabet hastası olacak dünyada, bir de saklı
diyabetlileri, doktora erişemeyenleri düşünün. Şu anda dünyada bir numaralı sağlık problemi bu hastalık kümesi. Ama bunların yavaş yavaş çözüleceğini düşünüyorum.


On yıl önceki tahminlerde neden bu kadar yanıldı bilim dünyası?

Sebeplerin başında Asya’da hızla değişen yaşam tarzı geliyor. Sadece yemek alışkanlıkları
değil, yemeğin özü de tarım da tohumlar da ekmeğin içine giren ana maddeler de farklılaştığı için hem yaşam tarzında hem beslenmede son 20-30 yıl içinde muazzam bir değişim yaşandı. Ayrıca Asya’da genetik bir yatkınlık var. Biraz göbek çıktığınıda Batı’dan farklı olarak müthiş bir risk patlaması yaşanıyor. Batı’da aşırı şişmanların bile yüzde 30’u sağlıklı kalabiliyor. Diğer taraftan geri kalmış ülkeler biraz gelişmeye başladığında hemen ortaya çıkıyor bu hastalıklar. Önceden başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) olmak üzere tüm yardım kuruluşları enfeksiyon hastalıklarına odaklanıyordu. Ama fark ettik ki enfeksiyon hastalıkları biraz denetime alınmaya başladığında orada da patlıyor metabolik rahtsızlıklar. Dolayısıyla DSÖ ilk defa bu yıl bulaşıcı olmayan metabolik hastalıkları da gündemine aldı. Bönümüzdeki sonbaharda diyabet ve diğer metabolik hastalıklar da sıtma AIDS’e ek olarak ajandaya ekleniyor.


Bu bilgiler ışığında önümüzdeki on yıla damgası vuran şey ne olacak, hangi isimle anılacak bu onyıl?

Bu onyılın adı bence yaşambilimleri olacak. Hastalıklar daha oluşmadan önlemek mümkün
hale geliyor ve hızla uygulamaya geçiliyor. Bir de ilaç endüstrisinde çok değişik bir rüzgar
esiyor artık.Özellikle şişmanlık, kalp rahatsızlığı gibi uzun süreli hastalıklarla ilgili ilaçlar
için risk toleransı çok azalmış durumda. Dolayısıyla büyük ilaç şirketler, bu alnadan el
çekmeye başlası, dikkat edin son zamanlatrda bu hastalıklara karşı piyasaya giren yeni
ilaç yok. Artık denetleyici kuruluşlar, sentetik olarak geliştirilen moleküllerin yan etkileri
konusunda fazlasıyla hassas. Bu nedenle yeni bir kaynak ortaya çıkıyor, lipokin örneğinde
olduğu gibi vücudun kendi içinde var olan ürünler. Belki de 20 sonra bu alanda en avantajlı
şirketler ilaç firmaları değil, beslenme firmaları olacak. Çünkü, risk grubundaki insanlar daha hastalanmadan vücutlarındaki belli mekanizmaları aktiveetmek ya da desteklemek için destek gıda ürünlerine yönelecek.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Olimpiyat oyunlarında dördüncülükle sekizincilik arası gelen sporculara ödül ne verilir?

(Ben de bilmiyordum, "Kim Milyoner İster?"i izlerken öğrendim....)
 İlk 8′e verilen Olimpik Diploma imiş!
Modern Olimpiyat Oyunları olarak anılan ilk organizasyon, 1896 Nisan'ında gerçekleşen Yaz Olimpiyatları idi. Bu tarihten, 1904 Yaz Olimpiyatları'na kadarki sürede birinciye gümüş madalya ve zeytin dalı, ikinciye bronz madalya ve defne dalı verilirdi. Üçüncülere ise hiç bir ödül yoktu.  Günümüzde halen geçerli olan ödül uygulaması  ise 1904 Olimpiyat Oyunları'ndan itibaren başlıyor. Yani, birincilere altın, ikincilere gümüş, üçüncülere ise bronz madalya veriliyor. Ferdi branşlarda ilk üçe giren sporcular birer madalya ve diploma kazanırken,  4. 5. 6.7.ve 8 'ler ise sadece birer diploma alıyor.


17 Eylül 2012 Pazartesi

BİLİM DÜNYASININ "SÜLÜN OSMAN"LARI*

Uluslararası, köklü bir kuruluştan biyografinizi zengin gösterecek, ofis duvarınızı şenlendirecek, kariyerinize uygun, kelepir ödüller…


 
 
Geçen günlerde pek çok gazete ve TV kanalı, bir Türk bilim insanının, dünyaca ünlü saygın bir kuruluş tarafından 2012 Yılının Tıp Bilim İnsanı ödülüne layık görüldüğü haberini gururla paylaştı kamuoyuyla.  Söz konusu bilim insanı, Prof. Dr. Mehmet Emin Özdoğan, özellikle kalp nakilleri konusunda çok başarılı bir cerrah.  Ancak daha geçen yıl yaşanan talihsiz bir olay, bu başarısına gölge düşürmüş,  ameliyat edeceği bir hastası için hasta yakınlarından 5 bin Euro bıçak parası alırken suçüstü yakalandığı için yargılanıp, ceza almıştı. Daha sonrasında aldığı ödülle ilgili konuşan Prof. Dr. Özdoğan da bu cezaya gönderme yaparak, kendi ülkesinde cezalandırılırken, dünyanın saygın kuruluşları tarafından kendisine böyle bir ödülün bahşedildiğini anlatıyor ve ülkesinin kadir kıymet bilmezliğinden yakınıyordu. Ne var ki bu durum bilim camiasında yeni bir tartışmaya yol açtı. Son günlerde Türk bilim insanları bir araya geldiğinde, sözü geçen kuruluşun, Amerikan Biyografi Enstitüsü’nün (ABI) aslında itibarının şüpheli, hatta bu kuruluştan çeşitli unvanlar, ödüller ve madalyalar almanın da çok kolay olduğundan söz ediyor. Elbette belli bir ücret mukabilinde …

Konuyla ilgili konuştuğumuz Türk ve yabancı bilim insanlarına göre ABI ve benzeri kuruluşlar, çoğu zaman fazlasıyla iyi niyetli ya da saf kişileri Yılın Adamı, 21. Yüzyılın Dehası seçildiklerini iddia ederek, kandırıyor. Ardından da ya sertifikaları ya da isimlerinin yer aldığı 100 Türk Büyüğü benzeri içerikteki kitapları satın almaları için ödeyecekleri bedeli kredi kartıyla mı yoksa çekle mi ödeyeceklerini soruyor.   Aslında bu ödül avcılığı oyununun tüm dünyada yaygın bir aldatmaca olduğunu idrak etmek için küçük bir internet araştırması yapmak bile yeterli.  Nitekim Google arama satırına daha American Biographical Institute yazarken, arama motoru sizi “American Biographical Institute Scam” başlıklı içeriklere yönlendiriyor. İngilizce Scam sözcüğü “dolandırıcılık, sahtekarlık” anlamına geliyor. İlgili web sitelerinin çoğunda ABI ve ABI’nin İngiltere’de işbirliği yaptığı International Bographical Centre (IBC) başta olmak üzere benzeri kuruluşların, başta bilim insanları ve politikacılar olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kişilere mektup ve e-mail yoluyla ulaştıkları ve ödül satmaya çalıştıklarından söz ediliyor ve okuyucular bu kurumlara karşı uyarılıyor. Nobel ya da Pulitzer gibi itibarlı ödülleri kazananlar dünyaca ünlü pek çok yayına haber olurken bu kurumların dağıttığı payelerle ilgili herhangi bir bilgiye rastlamaksa neredeyse imkânsız. Elbette ilgili kişilerin biyografileri ya da kendilerinin bizzat servis ettiği basın bültenlerini saymazsak…

ABI’nin faaliyetleri başka ülkelerdeki bilim cemiyetlerini de karıştırmış olacak ki bazı devletler, resmi sitelerinde bu kurumdan gelen ödül mesajlarına karşı vatandaşlarını uyarmak zorunda kalmış. Örneğin, Batı Avustralya Ticaret Bakanlığı’nın resmi sitesinde ABI’nin birkaç yüz dolara adınıza madalya, sertifika ya da kitap satın alabileceğiniz bir yer olduğundan bahsediliyor. “Kendinizi ya da bir arkadaşınızı herhangi bir ödüle aday göstermek için bir isim, bir e-posta adresi ve çalışma alanının yer aldığı basit formu doldurmanız yeterli. Ödüle neden hak kazandığınızı bile açıklamanız gerekmiyor” ifadelerinin göze çarptığı uyarı metninin son cümlesiyse bir hayli manidar: “Bu safsatalara kanıp, Yılın Aptalı olmayın.”

 
Batı Avusturalya Ticaret Bakanlığı sitesinde ayrıca ABI ve benzeri kuruluşların, İngilizce “vanity publisher” yani “tüm masrafların yazarın kendisi tarafından karşılandığı yayınevleri”  kategorisinde yer aldığından söz ediliyor. Belli ki ticari dehalar, biyografilerine itibar eklemek, ofis duvarlarına dekoratif çerçeveler yerleştirmek isteyenlerin kârlı bir kazanç kapısı olduğunu yıllar önce keşfetmiş. Nitekim, ödül sahiplerinin hangi kriterlere göre belirlendiğini, seçici kurulda kimlerin yer aldığını sorduğumuz ABI yetkililerinden gelen yanıtta sorularımıza cevap bulunmasa da kuruluşun 1967’den bu yana hizmet verdiğinden bahsediliyor. Belli ki kuruluş tarihinin eski olması, ödüllerin güvenilirliği ve itibarının en büyük dayanağı. Oysa yılın en kötü oyuncularının seçildiği Altın Ahududu Ödülleri de 33 yıldır veriliyor ama itibarı tartışılır.

Gelelim kurumun dağıttığı ödül, sertifika ve madalya kategorilerine… ABI kendi sitesinde ne bu kategorileri ne de seçilen isimleri tam olarak yayınlamadığı için net bir bilgi vermek zor.  Ama yaptığımız araştırma sonunda bulduğumuz Yılın Kadını, Yılın Bilim İnsanı, Uluslararası Barış Ödülü, Dünya Özgürlük Madalyası gibi yüzlerce payeyi sıralamaya kalksak, derginin sayfaları yetmez.  Tabii bir de 21. Yüzyılın Büyük Beyinleri, 500 Önemli Lider, Tıp Alanında Kim Kimdir… vb. gibi ansiklopedi ağırlığında yayınları var. ABI’nin web sitesinde bu listeler hazırlanırken ve ödül, madalya ya da sertifikaya hak kazanan isimler belirlenirken dünya çapında 18 bin danışmanın görev aldığı araştırma kurulunun görüşlerine başvurulduğu belirtiliyor. Bu danışmanların çoğunun, aynı zamanda bizzat ABI tarafından ödüllendirilmiş kişiler olduğunu tahmin etmek zor değil. Ama onların bile bu yayınları ne kadar özenle incelediği şüpheli. Zira 21. Yüzyılın Büyük Beyinleri başlıklı 2500 biyografiden oluşan uzun listede Mark Twain, Martin Luther King gibi isimler de bulunuyor. “Durun bir dakika, bu kişiler geçen yüzyıl yaşamamış mıydı?” diye soran birileri de yok anlaşılan…

Şimdi sıra meselenin en can alıcı kısmında: Ücret tarifesi. ABD’nin Pittsburgh kentindeki Carnegie Doğal Tarih Müzesi araştırma görevlilerinden Aydın Örstan, bloğunda yayımladığı “IBC’deki kurnazlara açık mektup” başlıklı ironik yazısında IBC tarafından Yılın Bilim İnsanı ödülüne aday gösterildiğini açıklıyor. Belli ki bu ödülü aldığını gösteren fotoğraflı plâketin kendisine gönderilmesi için talep edilen 370 Dolarlık ödeme Örstan’ın da kafasını karıştırmış ki Örstan mektubunu şöyle bitiriyor: “Siz bana 400 Dolarlık bir çek gönderirseniz, ben de size Yılın En Aptalca Sahtekârlığı sertifikasını gönderirim.” Başta belirttiğimiz gibi nette küçük bir araştırmayla bilim insanlarının ABI ve IBC gibi kuruluşlarla ilgili yazdıklarına ulaşmak mümkün. Şüphesiz, Örstan’ın mektubu aralarında en eğlenceli olanlardan biri.

Hollanda’da yaşayan psikolinguistik uzmanı Mark Dingamanse de ABI’nin 21. Yüzyıl’ın Büyük Beyinleri isimli yayınında yer almaya hak kazandığını belirten bir mektup aldığını söylüyor.  Aynı mektupta dünyanın en önemli 1000 bilim insanı ve entelektüelinin biyografisine yer verilen bu listede yer aldığını gösteren bir plâket için Dingamanse’nin 395 Dolarlık bir ödeme yapması da isteniyor. Bu kuruluşun ciddiyetinden şüphe duyduğu için mektuba itibar etmediğini şöyle açıklıyor:  “Sadece bin kişinin özenle seçildiği söylense de mektubun gerçekten sadece bin kişiye gittiğinden hiç emin değilim. Yüzyılın Bin Aptalı’nı bulana kadar bu mektup, onbinlerce kişiye gönderiliyor bence.” Dingamanse’nin daha önce ABI’de çalışmış birinden aldığı bilgiler, kuruluşun çalışma sisteminin özeti gibi: Öncelikle çeşitli organizasyonlardan mail listeleri satın alınıyor ve bu adres sahiplerine, biyografi kitaplarında yer almaya hak kazandıklarını belirten e-postalar gönderilip, ekteki formların doldurulması isteniyor. Gelen formlar üç kategoriye ayrılıyor. Birinci kategoridekiler, konuyla ilgili hiçbir eğitim almamış “editör”lere gönderiliyor ve biyografi metinleri hazırlanıyor. Elbette bu kişilere daha sonra belli bir ücret karşılığında plâket, sertifika ya da madalya gönderilmek üzere… İkinci kategoridekiler sonraki yayınlara bırakılıyor. En son kategoride yer alan en başarılı biyografiler ise hiçbir ücret talep edilmeden yayınlanıyor. Zira bunların işlevi, listelerde eksik kalan satırları doldurmak…

Söz konusu sertifika, plâket, kitap ya da madalyaların ücretleri 150 ile 500 Dolar arasında değişiyor. Amerikan Nöroradyoloji Dergisi editörü Prof. Dr. Mauricio Castillo da 2010’da kaleme aldığı “Kendinizi Önemli Hissettiren Sahtekârlıklar” başlıklı makalesinde ABI’den de bahsediyor ve meslektaşlarını uyarıyor. Aynı makalede, 21. Yüzyılın Büyük Beyinleri isimli yayının bir edisyonunda 2500 biyografinin yer aldığından söz ediyor. Listede bulunan her kişi, ABI’ye ortalama 150 Dolarlık bir çek gönderse, 375 bin Dolar eder. Nitekim, ABI yetkililerinden aldığımız yanıtta da bu yayınlara girmenin kesinlikle bedelsiz olduğunun, ancak hak edilmiş ödülü belgeleyen plâket, madalya ya da sertifika karşılığında bir ücret talep edildiği, bunun da isteğe bağlı olduğu ifade ediliyor. Oscar jürisinin Meryl Streep’e şöyle bir mektup gönderdiğini düşünün: “Tebrikler, 2012 En İyi Aktrist Ödülü’nü yine size verdik. Kredi kartı numaranızı verirseniz, adınıza özel hazırladığımız Oscar heykelciğini adresinize postalayacağız!”

Unutmadan ekleyelim, Prof. Dr. Özdoğan’ın biyografisinde 1996’da da aynı kuruluşun verdiği 20. Yüzyıl başarı Ödülü’ne layık görüldüğü belirtiliyor. (Bu konuyla ilgili detayları öğrenmek için kendisine sorularımızı yazılı olarak göndersek de henüz cevap alamadık.)

Elbette Türkiye’de ABI ve IBC gibi kuruluşların yayınlarına girmeye hak kazanan, ödülleriyle taltif edilen tek isim Prof. Dr. Özdoğan değil. Örneğin 21. Yüzyılın Büyük Beyinleri arasında yer alan ve ödülünü ülkesine armağan eden herbalist Dr. Ömer Coşkun, Uluslararası Seçkin Liderler Ansiklopedisi’ne adını yazdıran Bağımsız Türkiye Partisi Prof. Dr. Haydar Baş bu isimlerden sadece ikisi.  Biyografisini bu tür ödül ve sertifikalarla zenginleştiren daha pek çok isim saymak mümkün. Bir de Enfeksiyon Hastalıkları ve Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Önder Ergönül gibi bu tür mektuplar, mail kutusundan hiç eksik olmayan bilim insanları var. Prof. Dr. Ergönül durumu şöyle ifade ediyor: “Sadece bana değil, etrafımdaki pek çok kişiye de bu tür ödül mektupları geliyor. Hemen hepsi ya ‘Kim Kimdir’ isimli ansiklopedilerde biyografime yer vermek için doğrudan bir ücret talep ediyor ya da başta ‘şu ödüle layık görüldünüz’ deyip, ardından ödülü bana göndermek için kredi kartı numaramı soruyor. ” Bugüne kadar böyle maillere hiç itibar etmediğini belirten Prof. Dr. Ergönül’e göre benzer mektup alan bilim insanları, haberin sevincine kapılmadan önce haberin kaynağına dikkat etmeli ve ödülü veren kuruluşu iyice araştırmalı. Belli ki bu tavsiye sadece ödül sevinciyle gözleri kamaşan bilim insanlarına değil. Nitekim, yine ilgili haberlerde Türkiye Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın, Prof. Dr. Özdoğan’a gönderdiği mektubunda ödülünden ötürü bilim insanını tebrik ettiği belirtiliyor. Prof. Dr. Özdoğan’ı çok duygulandıran bu mektubun, başında uluslararası yazan her ödülü alan her bilim insanına gönderilen standart bir mektup olup olmadığını ise bilmiyoruz. Çünkü Bakan’ın resmi internet sitesinden yazılı olarak gönderdiğimiz sorumuza herhangi bir yanıt alamadık.
* YENİAKTÜEL DERGİSİ 13-26 EYLÜL 2012
    (Başlık için Göksan Göktaş'a teşekkürler:)

 

 

 

 

 

 

5 Mart 2012 Pazartesi

İlköğretim eğitim düzeni yeniden değişiyor! Tamam 8 yıllık kesintisiz eğitim de süper bir model değildi ama bir yanlıştan diğerine -hem de hiç çalışma yapmadan, okullardaki durumu -yerinde incelemeden- zıplayıp duruyoruz yine. 4+4+4 modeli kulağa hoş geliyordu başta. Ne var ki mesela bir Somalilinin kulağına hoş geliyordu (Puntland eyaletinde sistem 4+4+4). Ama bir Almanın kulağına hoş gelmeyebilir (4+6 modeli, çocuklar arasında diskriminasyona, çocukları yanlış yönlendirmeye yol açtığı için sistemi değiştirmeye çalışıyorlar. Hani gurbetçi Türk aileler sürekli yakınıyordu ya, çocuklarımız ancak tekniker olabiliyor, doktor, bilim insanı olmaları için gerekli eğitim hakkından mahrum bırakılıyorlar diye. Hani milliyetçi öğretmenlerin, Türk çocuklarını yetersiz oldukları gerekçesiyle üniversite eğitimi gerektirmeyen meslek dallarına yönlendirdiğinden şikayet ediyorlardı. Bu ve benzer sebepler yüzünden değişiyor Almanya'daki model. İnsanın aklına haliyle şu soru geliveriyor: Acaba Türkiye'de de kimi öğretmenler görüşlerine yakın olmayan ailelerin çocuklarına böyle bir ayrımcılık yaparlar mı? Olmaz ama...) Bir Türk'ün kulağı bu sisteme nasıl tepki verir, bilemiyoruz. Çünkü zaten kimse ona sormuyor. Bakanlık habire  bir takım düzenlemeler getirip duruyor... 
Aslında alttaki yazı yazılalı 2 yıl bile olmadı, habercilik anlamında eski sayılır yine de. Eğitimcilik açısından ise çok kısa bir süre iki yıl. Ama ülkede iki yıl bile geçmeden yine eğitim sistemi değiştiriliyor. ... Korkarım sonunda olan Rüzgar'a olacak, hayır bi kere yazmışım oğlanın adını değiştireceğim, diye!
Hem sonra okul öncesi eğitim için koparılan onca yaygaraya ne oldu? Ne güzel bir atılımdı halbuki! (Yazmadan duramıyorum di mi!) Dikkatinizi çekerim, okul öncesi eğitim ile ilköğretim eğitim aynı şey değil! İlköğretimde yani sözkonusu taslakta söz edildiği gibi olduğunda çocuklar erkenden akademik eğitime başlatılır. Oysa okul öncesi eğitim, çocuğun sosyal, bedensel ve psikolojik eğitimine önem veren, onu akademik hayata hazırlayan, en önemlisi farklı bir uzmanlık gerektiren bir dal. Kısacası 5 yaşındaki çocuğa okul öncesi eğitim vermekle onu alıp ilkokula başlatmak aynı şey değil. Ama şimdi kim uğraşacak anaokulu öğretmenlerinin kadrosuyla, okul öncesi eğitim merkezlerinin donanımıyla di mi! Onun yerine çocukları okul öncesi dönemde ilkokula alırsın, okul öncesi sorunsalı da kendiliğinden bitiverir.
Yok tabii ki oğlanın adını değiştiremem ama -Allahım başka bi büyük söz geliyor- bi çocuğum daha olursa, onun bu sistemden uzakta, mesela evde eğitim yöntemleriyle yetişmesi için yeni yollar arayacağım. Aslında geç bile kaldık, gelişmiş ülkelerdeki evde eğitim modellerine bakıp, bakanlığa önerebiliriz bile. İmam Hatip'ti, SBS'ydi gibi sorunlar da toptan ortadan kalkar böylece.

Pirinç mi yetiştiriyoruz, nesil mi? *

Bir de bu sistemi deneyelim, olmazsa değiştiririz.

İtiraf ediyorum, ben bir momzilla adayıydım. Hani çocuklarını yarış atı gibi dersane, deneme sınavları ve okul üçgeninde koşturup, sözümona geleceğe hazırlayan canavar anneler var ya. Öyle ki oğlumun patates kızartmasının bile üstüne ketçapla çift bilinmeyenli denklem yazabilirdim. Neyse ki gün görmüş, aklı selim yakınlarımız var. Onlara rağmen beşinci sınıfa geçen oğlum son iki yıldır günde bir saat test çözüyor ve haftasonları tüm gün deshaneye devam ediyordu. Hedefimiz, sekizinci sınıftan sonra binde beşlik dilimden öğrenci alan bir anadolu lisesinde okumasıydı.
Geçen hafta Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu önümüzdeki eğitim yılında altıncı ve yedinci sınıflardaki Seviye Belirleme Sınavlarının (SBS) kaldırılacağını açıkladı. Ardından dört yıl sonra sekizinci sınıfta da sınav yaplmayacağını, öğrencilerin okul başarılarına göre liselere yerleştirileceğini ekledi sözlerine. Bu açıklamanın akşamı hemen oğluma müjdeli haberi verdim: “Bu tatil test de yok, dersane de.” Keşke vermeseydim, bir yandan oğlum diğer yandan o aklı selim yakınlarım başladılar söylenmeye....
10 yaşındaki çocuk nasıl gazeteci olduğumu sorup, son iki yılının hesabını bana yüklerken, deneyimli yakınlarım da sınav sisteminin üç yılda bir değiştiğini hatırlattılar. Neticede “çocuğun çalışma disiplinini bozduğum” iddasıyla eleştiri yağmuruna tutuldum.
Eminim ülkedeki binlerce anne benimle aynı kaderi paylaşıyor. Sınavdaki başarısızlığın, bir ömür çocuklarının peşini bırakmayacağından endişelenip, onları kendi elleriyle birer test canavarına dönüştürüyorlar. Sistem her değiştiğinde, sınav yorgunu çocuklar da katlanıyor üstelik. Talim ve Terbiye Kurulu eski başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un verdiği bilgiye göre 3 yıl önce, öğrencilerin devam edeceği liseyi belirlemek için yapılan tek sınav Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS) iken ülkede dersaneye giden öğrenci sayısı 89 bindi. Ama 2007-2008 eğitim yılında öğrenciler altıncı sınftan itibaren her sene sınava girmeye başlayınca bu sayı 459 bine yükseldi. Bir yandan çocuklarına aman vermiyor diye benim gibi anneler eleştirilirken, diğer yandan SBS’de derece yapan, yabancı dilde eğitim veren ve üniversiteye en çok öğrenci gönderen liselere girmeye hak kazanan çocuklar yere göğe sığdırılamıyor.

Denklem ortada: 2009’da genel lise mezunlarından sadece yüzde 15’i bir lisans programına yerleşirken, bu oran anadolu liselerinde yüzde 60’ın üzerinde. (Kaldı ki genel liselilerin bir üniversiteye girme şansı daha 2007’de yüzde 4’lerdeydi, son iki yılda açılan ve ne yazık ki adı konup kendi olmayan yeni üniversiteler ve bölümler artınca oran biraz daha yükseldi. Yoksa liselerin akademik başarısında bir değişiklik olmadı.) Yani ya çocuğunuz bir anadolu lisesine kapağı atıp, üniversite eğitimi için şansını yükseltecek ya da daha ortaöğrenimde başarısız olup, üniversite hayallerine veda edecek. Türk Eğitim Derneği (TED) Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu aradaki uçurumu şöyle değerlendiriyor: “Yurtdışında sınavda başarılı olan çocukların yüzde 10’u üstün zekalı mı diye teste tabi tutuyor. Bizde iyi bir liseye girmeye hak kazanan yüzde 3’lük dilim dışındaki çocuklar başarısız diye bir kenara itiliyor.” Çünkü, eğitim sistemi sıvada başarılı olmuş, zeki çocukları eleyip, onların akademik başarısı üzerine yoğunlaşıyor. Diğerleri ise zaten baştan kaybedenler listesinde. Kim çocuğunun daha 12 yaşındayken başarısızlık yaftasıyla damgalanmasını ister ki?

ABD ve Avrupa’da da benzer sınavlar var tabi. Ama bu sınavlar, eğitimdeki sorunları tespit edip, çözüm bulmak için yapılıyor. Sınav sonucunda problemli konular öğretmenler, aileler ve çocuklarla paylaşılıp, telafi ediliyor. Kimse geleceğini sınav üzerinde bina etmiyor. “İngiltere’deki okullar arasındaki başarı farkı yüzde 7’inin altında, bizde ise yüzde 85’in üzerinde” diyor Prof. Selçuk. Haliyle, çocuk ilköğretimden sonra mahallesindeki liseye devam edebiliyor.
Uzmanlar yeni değişikliğin işte bu farkları ortadan kaldırabileceği görüşünde. Tüm liseler, anadolu lisesi kalitesine ulaşınca sınavlara odaklanan ve dersaneleri besleyen eğitim sistemi de değişebilir. Üstelik Çubukçu da derslik sayısını arttırıp, sınıf mevcudunu düşürmek ve 23 bin yabancı dil öğretmeni açığını kapamak için gerekli bütçenin olduğunu iddia ediyor. Peki ya öğretmenler, peki ya siyasi torpille atanmayan milli eğitim ve okul müdürleri? “İşte bu sorunların da eşzamanlı çözülmesi gerekiyor” diyor Pehlivanoğlu. Yoksa, sınav değişikliği dersanelerin önünü keser ama bu kez de çocuklarının okul notlarını yüksetmek isteyen veliler, sistemin boşluklarında kendi yollarını bulmaya çalışır.
Üstelik, kervanı yolda düzmeye çalışan Milli Eğitim Bakanlığı şimdiye kadar karşılaşılan her engelde sınav sistemi değişkliği yaptı. Aklı selim yakınlarımız haklı. Sistem yine yürümezse, iki yıl sonra başka bir sınav uygulaması geldiğinde kim oğluma durumu açıklayacak? Şimdiden oğluma eski Çin atasözünü öğretiyorum: “Bir senelik plan yapıyorsanız pirinç, 10 senelik plan yapıyorsanız ağaç, 100 senelik plan yapıyorsanız bir nesil yetiştiririsiniz.” Yeniden bir değişiklik olursa ben de oğlumun ismini değiştirip “Baldo” koyacağım. 
*Newsweek Türkiye / Temmuz  2010

15 Ağustos 2011 Pazartesi

BATI’NIN “ZEHİRLİ” DİYE ALMADIĞI ÜRÜNLER PAZARDA KAPIŞ KAPIŞ!


İhraç Fazlası Zehir!

Kimyasal maddelerin üretimi dünyada çok sıkı denetim ve kontrol mekanizması altında gerçekleştiriliyor. Ama ülkemizde piyasaya sunulan ürünlerdeki kanserojen ve toksik maddenin haddi hesabı yok. Türk Tosikoloji Derneği Genel Sekreteri uyarıyor: “Kimyasal madde üreten firmaların sadece yüzde 30’u denetleniyor!”


SGS (Supervise Gözetme EtüdKontrol Servisleri) günlük yaşamda kullandığımız pek çok ürün yanında ağır sanayi ve kimyasal madde üretimine kadar pek çok sektörde analiz çalışmalarını yürüten, dünyanın hemen her ülkesinde laboratuarları olan uluslararası bir kuruluş. Firmanın sahip olduğu yüksek teknoloji imkanlarını şu örnek yeterince anlatıyor: Geçen yıl Londra’daki metrolarda gerçekleşen patlamaların ardından bulunan bomba parçalarını araştıran SGS uzmanları laboratuar analizi sonucunda bombanın nerede imal edildiğini buluyor! Firmanın 1933’den bu yana hizmet veren Türkiye’deki laboratuarlarıysa her ne kadar bomba analizi için kullanılmasa da günlük yaşamımızda sürekli temas içinde olduğumuz gizli bombaların tespitinde oldukça başarılı. İstanbul dışında Mersin ve Gebze’de de laboratuarları olan SGS, müşterileri için başta tekstil olmak üzere kullandığımız bir çok ürünün içeriğindeki insan ve çevre sağlığına zararlı kimyasal ve toksik maddeleri araştırıyor. “Hiçbir şeyi yoktu birdenbire kanser oldu ve öldü” cümlesinin çevrenizde ne kadar çok kullanıldığını bir düşünün” diyor SGS laboratuar Müdür Nadin Hacerestunç. “Aslında hiçbir şeyi yoktu değil, çok şeyi vardı. Belki de vücudunda uzun zamandan beri zevkle giydiği kıyafetinden bulaşan azo, kanserojen boyar madde; çok severek yemek yediği takımından yayılan kurşun ve kadmiyum; büyük tat alarak tükettiği gıda maddelerinden aldığı benzen, pyrene veya PAH (Poli Aromtik Hidrokarbon) onu sona götürmüştü.” Tabi bir de bu ürünlerin üretiminde kullanılan kimyasallar hiçbir denetimden geçmediyse, her toksik madde için belirlenen limitler kat be kat aşıldıysa o ürünlerle birlikte hayatımıza nüfus eden kimyasallar da serseri mayın gibi çevremizde dolanıyor. Hacerestunç, her an tehlike yayan bu kimyasalların kullanımının aslında birçok direktif ile yasaklanmış veya sınırlandırılmış durumda olduğunu ekliyor sözlerine. “Hayatımızın her anında kullandığımız oyuncaklar, giysiler, mutfak gereçleri, kozmetik ürünler, deterjanlar, temizlik maddeleri, elektronik ve elektrikli aletler ve buna benzer günlük kullanım gereçleri ihraç edilecekleri zaman ilgili ülkenin kanunlarının gerektirdiği şekilde zararlı kimyasallardan belirli limitlerde arınmış olmak zorunda.” Ülkemiz de Avrupa Birliği’ne adaptasyon sürecinde konuyla ilgili bir çok standardı kabul etti. Ama iş uygulamaya gelince… “Üretici firmalar, ürünleriyle ilgili gerekli testler için sadece ihracat yapacaklarsa bize başvurup,ürünün istenilen standarda uygunluğunu analiz ettiriyor. Ama ne yazık ki yurt içi pazarda çoğu ürün için böyle bir talep yok” diyor Nadin Hacerestunç. Peki test sonucunda yüksek miktarda kanserojen, alerjik ya da sağlığa zararlı diğer kimyasallar içerdiği için istenen kritere uymayan ve alıcı tarafından kabul edilmeyen ürünler ne oluyor dersiniz, imha mı ediliyor? Cevap firmanın Kalite Kontrol Sorumlusu Nazlı Şahin’den geliyor:  “Yakmıyorlar elbet, onları iç pazara veriyorlar. Merter gibi ihraç fazlası ürünler satan yerlerde, pazarlarda satışa sunuluyor. Örneğin biz burada test ettiğimiz ürünleri pazarda çok gördük. Bu konuda herhangi bir denetim, kontrol mekanizması yok!”

Anne sütünde DDT

TTD (Türk Toksikoloji Derneği) Genel Sekreteri Hilmi Orhan da iç ve dış pazara sunulan yiyecek, tarım ürünleri ya da gıda dışında diğer ürünlerde kimyasal içerik ya da bulaşan analizlerinin analitik açıdan güvenilir bir biçimde periyodik olarak gerçekleştirilmesinin çok önemli olduğunu söylüyor ve ekliyor : “Türkiye’de insan sağlığını ilgilendiren kimyasal madde analizleri periyodik olarak değil, ancak gerektiği durumlarda Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi’nde yapılmakta.” Ülkemizde bu uygulamalar sadece Hıfzısıhha merkezlerinde gerçekleştirirken, dünyada çok daha yaygın ve kontrollü şekilde yapılıyor. Orhan durumun vahametini şu verilerle gözler önüne seriyor: “Kimyasal madde üreten, kullanan işyeri sayısı ülke çapında 950 binken bunun sadece 30 bini kimyasal güvenlik açısından denetlenebiliyor.Yani gerekli arıtmaları yapıyor mu, atıklarını işlemden geçirdikten sonra mı atıyor… vb konularında sadece %30 oranında denetim yapılabiliyor.”
Yurtdışında denetim ve kontrol mekanizmaları çok daha sıkı olmasına rağmen yine de toksik maddelerden ve kimyasallardan kaçış yok. Örneğin, güvenlik nedeniyle yanmayı geciktirici özellikteki PBDE’ler, kablolardan, prizlerden, koltuk döşemeleri ve halılara kadar her yerde. Oysa fareler üzerinde yapılan deneylerde yüksek miktardaki PBDE’nin ürolojik ve nörolojik sorunlara yol açtığı kanıtlanmış. Özellikle uçaklarda hemen her kaplamada bulunan ve gün geçtikçe tüm yaşam alanlarımıza yayılan bu kimyasalların insan üzerindeki etkileriyle ilgili çalışmalarsa sınırlı. Tek ümitse bu kimyasalın akıbetinin zamanında mucize toz olarak bilinen fakat özellikle kadınlarda deri hastalıklarına ve meme kanserine neden olduğu tespit edildikten sonra kullanımı yasaklanan böcek ilacı DDT’ye benzememesi. Tarımda böcek ilaçlamasında, evlerde sinekten korunmak için kullanılan kimyasal ülkemizde ancak 1980’lerin sonunda yasaklandı. Etkisiyse hâlâ devam ediyor. Yakın zamanda ülkemizde yapılan araştırmalarda anne sütünde tespit edilen tarım ilacı, GreenPeace’ın 2001’deki bir araştırmasına göre Avustralya sularındaki yunusların, hatta  Kuzey Kutbu’nda yaşayan kutup ayılarının ve eskimoların bile yağ dokularına yerleşmiş durumda.
Günümüzde kullanılan kimyasalların çoğunun geleceğe nasıl bir miras bıraktığı öngörülemiyorken, hali hazırda uygulanan denetimler çok daha büyük bir önem arz ediyor. “Bu sebeple” diyor Nadin Hacerestunç, “Bizim de tüketici olarak yapmamız gereken satın aldığımız ürünlerde kalite ve dayanıklılık aramanın yanısıra kimyasal içerik bakımından da uygunluğunu sorgulamaktır. Üzerimize düşen yurt içi pazarı için üretilen ürünlerde de; ihracat ürünleri için gösterilen hassasiyet ve kontrollerin yapılması için toplumsal baskı oluşturmak olmalıdır.”